Sana güneş dedim, baktım güneşten daha aydınlıksın. Ateş dedim, baktım ateşten daha sıcaksın. Yıldız dedim, baktım yıldızdan daha parlaksın. Okyanuslardan daha derin gülüşün. Mavi gibisin, her tonunu ayrı seviyorum. Seni seviyorum, seni sevmeyi seviyorum.

Gerçekliğine inandığım tek şeyin, içim olduğunu anladım kısa bir süre önce. İnsanlar ve fikirleri, insanlar ve davranışları birbirine örtüşmediğinde “şimdi onlara nasıl yaklaşmam gerek?” sorusuyla çabaladığımın farkında vardım ve kendim gibi olmaktan soyutlandım. İçimden geldiğince yakınlık gösterebildiğim birinin sebepsizce tutarsızlaştığı noktada tüm samimiliğimi yitirip buzdolabını andıran bir varlık haline geldiğimi gördüm. İki şeyi aynı anda yapamıyor gibiydiler çünkü. Biriyle mutluyken diğeriyle hüzünlenemiyor; birine üzülürken diğerinin sevincini paylaşamıyorlardı. Birine sımsıkı sarılırken diğerinin de elinden tutamıyorlardı. Bir insanın iki kolunun olması, yalnızca birisini sarabileceği anlamına mı geliyordu yani? Kimse bir diğerini ruhuyla da kucaklayamaz mıydı? Sevgi bencilliği içime sinmiyor. Bir de hayat bencilliğine inanmak istemiyorum. İçimden gelmiyor. Ötekileştirilmek, unutulmak ya da sonraya bırakılmak gibi şeylere yer bulamadım çünkü orada.

öyle bir sevdim ki müjgan’ı, dünyamı şaşırdım, 
haddimi bilemedim, evleniriz gibi geldi bana. 
evimiz, yuvamız olur, ışığımız yanar, 
fakir soframız kurulur gibi geldi. 
sahil bahçesinde gazoz içerekten gizli gizli mal-ü hülya kurardık. 
sonrada çarşılara giderdik. 
eşya beğenirdik elden düşme; 
aynalı konsolumuz topuzlu karyolamız bile olacaktı. 

kendimi tanıyamayacak kadar hislerimin sana boğulacağını söyleselerdi, güler geçerdim. öncesini hayal ediyorum, nasıl olur sorusunda kaybolmama fırsat bırakmayacak kadar varlığından bir haberdim olabileceklerin. beklenmedik anda çıkıp gelen ve idareyi ele geçiren bencilliğim nerede? yüreğimden havalanan uçurtma gibi gökyüzüne süzülmüş olmalı. avuçlarımdan kayıp giden zamanla birlikte erimiş olmalı. söylenen sözlerse, aramızda yoktan bir duvar gibi havada birer kuş kadar özgür ve bizden değiller artık. tatlı yüzü, gülen ruhu olan bir adam, hücrelerime işleyen bir sevgiyle yeniden dönüyor yüzüm güne şimdi. çünkü sendin çocukluğumun, ellerini bulutlara uzatıp onlara ulaşmışlığın hevesiyle neşelenen anları. ve yine sendin güç bela ekmekle birlikte mahallenin bakkalından aldırılıp yemek saatini beklemeden gizlice bitirilen şekerlemeler. halbuki her seferinde söz verirdim. her seferinde sözümü tutamayacağım ev sakinleri tarafından bilinirdi. bu yüzden kırılırım. gidersen, yokluğundan var ettiğim her şey kırılır. sözlerini unutup söylediğin şarkılar gibi tam görünür, eksik yaşarım. öylece istiyorum, en yalın halini. tümünden sıyrılıp gel istiyorum. senden milyonlarca yol uzakta ve senin dışında, içimden sevmekle yaşamayı başarabildiğim gibi tıpkı. hüznü bir saniye dahi aklına getirmeden gülümseyerek hatırla istiyorum.